Subscribe News Feed Subscribe Comments

Paskalya ve bir kaç anı

Blogger resmen "bir ara görüşürüz yaa, KESİN GÖRÜŞÜRÜZ" dediğim insanlara benzedi.

Bu benzerliği biraz ortadan kaldırıp en azından ayda bir yazayım.

Malumunuz, Nisan ayının ikinci haftası Hıristiyan ülkelerinde Paskalya bayramı kutlanır. Benim küçüklükten yetişkinliğime kadar üç tane göze çarpan anım var Paskalya sağolsun.

Başlıyoruz.

1. Ukraynalı bakıcı ve paskalya çörekleri

Küçükken bir aile yakınımızın evlerinde dadılık mı desem, bakıcılık mı yapıyor desem hah o iş tanımında bir Ukraynalı bakıcı vardı. Dediler ki, Cumartesi gelin Paskalya'yı kutlayacağız yumurta boyayacağız bir de Ortodokslara özel bir çörek pişirilecekmiş.

Ailecek gittik, yaşıtlarım da vardı bir sürü, çocukluğumdan bu yana süren sosyal geçimsizliğim her zaman olduğu için yine o ara iyi anlaşacağım çocuklarla kavga ederek tanıştım. (Buraya ek bir not düşmem lazım, küçükken arkadaş olmak istediğim insanlara önce saldırgan ve kavgacı yaklaşır sonra arkadaş olurdum tam bir psikopattım) Yumurtaları süsledik boyadık çörekleri yedik derken o gün Ukraynalı bakıcının pişirdiği marmelatlı paskalya çöreğinden hiç bir yerde bulamadım. Hangi tatlıyı yersem yiyeyim aklıma gelir, "bi marmelatlı paskalya çöreği değil" der dururum. O günün keyifli geçmesinden midir nedir, hala aynı çöreği arayıp duruyorum.

Neyse, çörekler pişmiş, mutfakta soğumayı beklerken biz çocuklar ekibi olarak tabi daha yeni yeni büyüyoruz gidip çok beğendiğim çocuğu (benden bi yaş büyüktü başka bi kolejde okuyordu çok net hatırlıyorum yaş 10 bu arada.) yönlendirdim "ay hadi çöreklere bakalım" diyip iki tane sıcak tepsiden çalıp ellerimiz yana yana balkona koşmuştuk. Ellerimiz yanmıştı ama şimdi hatırlayınca içimden gülüyorum; bayağı suçlu olduğumuzu kabul edip saklandık balkona. Bir saat aileler bizi bulamamışlar zaten orada biz daha çocuk olduğumuz için türlü salaklıklar peşindeydik. Ellerimiz yanmış hem ağlayıp hem gülüyoruz, o sırada çocuğun annesi geldi bayağı kızdı bize endişelenmişler, ellerimizden tuttu bizi götürdü bephantenler sürüldü. Neredeyse on beş yıl geçmiş hatırladıkça o maceraya gülüyorum. Bir yetişkin için saçma ama çocukluk için büyük bir macera.

2. Okulda Paskalya Kutlaması

İlkokulda özel okuldaydım ve Paskalya bayramları okulda kutlanırdı işte ufak yumurta boyamaları, yarışmalar, günün anlam ve önemiyle ilgili yabancı dilde okumalar soru-cevaplarla geçerdi.

Hayatımda ilk defa başıma güneş geçip kusmamın sebebi okulda bir ara kutlanan Paskalya Bayramı oldu. Önce yumurtalar boyandı, sonra yine ufak ipucu kağıtları hazırlanıp yumurtalar okul bahçesine saklandı. Öğle arasını kapsayan yarışmada saatlerce yumurta peşindeydik bahçede. Nasıl bir düşüncesizliktir ki çocukları yorgunluktan bitirene kadar yumurta peşinde kovalattırıyorsun saatlerce, hala anlayabilmiş değilim. Neyse ki, belli bi saatten sonra tüm takımlar boyalı yumurtaları bulmuştu.
Ardından, sınıfta son saat benim yüzüm kıpkırmızı oldu güneş altında gezinmekten, o kadar kötü hissediyorum ki bir an önce servise binip eve gitmek istiyorum. Tüm servis boyunca kendimi tuttum tuttum ve harika final peşinden geldi! Servisten indim uzaklaştı, sokağın ortasına bi güzel kustum (valimutlunun gooooooooooşl tweeti gibi düşünün burayı, son dakika golü oldu) paskalya yumurtaları yüzünden ertesi gün okula gidemedim nasıl bi dışarda güneşin altında kalmalıksa kıpkırmızı bi ufaklığım, hayattan bezmiş halde tüm gün kustum.


3. Yakın Zamanda, Barselonada Paskalya

Beni takip edenler bilir ki, gezmek benim için kutsaldır. Para biriktirir bi yolunu bulur giderim mutlaka bi yerlere. Avrupa'da okuyan arkadaşlarımla buluşmak için iki yıl önce Paskalya Bayramını tercih etmiştik. Dedik ki, hadi bi İspanya turu yaparız ufaktan diye buluştuk Barselona'da. En çok eğlendiğim anılarımın olduğu gezilerden birisi olmuştu. Paskalyanın ilk sabahında şehri turlamıştık sokakta ayin yapan yürüyüş yapan gruplar vardı, yeni bi yeri ve toplumu görmenin heyecanından bayağı güzel bir deneyim olmuştu. Neyse, akşamında paella yiyelim diye Barselona sokaklarında gitmemiz gereken restoranı bulduk ve kapısında yaklaşık iki saat aç beklemenin sonucu tek bildiğimiz İspanyolca kelimelerden oluşan Ricky Martin'den un dos tres'i söylemeye başladık. Kafanızda canlandırmanız için, uzun bir kuyruk, sokakta bir sürü insan, aç arkadaş grubu, tüm gün gezilmiş litrelerce sangriaya doyulmuş, duvara yaslanmışız bayık bir şekilde "un dos tres ;'))" şeklindeyiz. Artık çıldırmanın son demlerindeyken şarkının ortasında restorandaki garson geldi şarkıyı söylerken bize baktı, güldü, -'hadi içeri, sıranız geldi' dediği an bizim için asıl bayram başlamıştı. İçimizden şarkıyı söylene söylene masamıza geçtik işte bu macera da açlığın başımıza vurduğu andı. Saatlerce yemek yiyip sohbet ettik ki İspanyol yemek sofralarını bilen bilir, gece ilerleyen saatlere kadar kalkmazlar muhabbet hep devam eder. Ertesi günler şehri turlamaya devam etmiştik ama Paskalya Bayramı iyi ki var da yola çıkabildik dediğim andaydım işte. Aklıma tesadüfen bu anılar geldi, sezonluk anılar böyleydi.

Bir sonraki üşenmeme anıma kadar görüşmek üzere, belki toparlarım kim bilir.

Adios,

between two points

Eski halimle yeni halimi karşılaştırmaya öyle alıştım ki... İki gün önceki ben, şimdiki ben bile değilim. Oldukça doğal karşılıyorum çünkü dün yaşadıklarım, gözlemlediklerim hep farklı, bugün de farklı, yarın da farklı olacak. Yaşım ilerledikçe, çoğunlukla eğlenerek yaptığım şeylerin tatsızlaşmaya başladığı dönemdeyim. Öte yandan kendimi hala 18 yaşımdaymış gibi hissetmem tuhaf, açıklayamıyorum.

Kim derdi ki severek yaptığın işi sabrın taşınca bırakacağın noktaya geleceğini? Emin olun, ben de bilmiyordum. Sadece içten içe tükendiğimi hissedip bir kaç hafta kendimi eve kapatıp fazla insanla görüşmemeyi uygun gördüm. Artık eskisi gibi değilim diyorum ya, geçen senelerin sosyalleşmeye bayılan Hardal'ı, şimdi insan görünce huysuzlaşıyor, huzursuzlanıyor. Ara sıra en yakınlarını görse yetecek. Zamanında üç ayrı arkadaş grubunun buluşmasına aynı gün yetişebilen insan bir-iki sene sonra insansız daha mutlu olduğunu farkediyor. Çoğu kişininin geçtiği bu dönemi az hasarla atlatmaya çalışıyor.

Kafamın içi klasör ve bolca bürokratik evrak dolaplarından oluşuyor olsun. Hayatım boyu kafamın içindeki o yazan çizen her şey darmadağınıktı. Hala da öyle duruyorlar. Bir gün olsun toparlayamadım. Büyük hayaller kuruyorum, hayal dünyasını bırakmak da istemiyorum kendimi kaybedercesine peşinden gitmek istiyorum ama gerçeklikte bunun sonu hüsran olacak biliyorum. 

Gündem canımı çok sıkıyor, ölesiye canımı sıkıyor. Biraz dışarıda oturayım demeye gelmeden twittera baktığım anda yeni kayıtlar düştü, yok tayyardan yeni açıklama geldi, normal bir insan buna dayanamaz. Günlük 6 saatlik uyku dışında gözümüzü açar açmaz her tarafımız gündem. Bu normal değil. İsveç'te geçenlerde bi binada yangın çıkmış ve ülkenin o hafta en önemli olayı o, inanabiliyor musunuz? Artık istediğinizi deyin, ister apolitik olayım gözünüzde isterseniz ilgisiz, gerçekten tahammülüm kalmadığı için bakmak istemiyorum. Her sabah uyandığımda "acaba neye yasak
gelecek?" demekten bıktım usandım. Sevmiyorsan git diyenler var bir de, ben bayıldığımdan kalmıyorum burada birikimlerimi yapıp zaten gideceğim eninde sonunda.

Bir noktada bu canımı sıkan, şu sıralar beni kötü hissettiren olayların gelip geçeceği gerçeğini aklıma getirmeye çalışıyorum ama çoğu yerde elimden bir şey gelmiyor, yaşadığım olaylar içimden parçalar alıp götürüyor her gün sanki rengim biraz daha atıyormuş gibi hissediyorum. İyi olaylar olmaya da başlasa, sonbaharda sararan yapraklara yaz sıcağını bir kaç gün göster, nasıl toparlayabilir ki kendini?

 
You're my disco,playing on the radio. | TNB