Subscribe News Feed Subscribe Comments

Paskalya ve bir kaç anı

Blogger resmen "bir ara görüşürüz yaa, KESİN GÖRÜŞÜRÜZ" dediğim insanlara benzedi.

Bu benzerliği biraz ortadan kaldırıp en azından ayda bir yazayım.

Malumunuz, Nisan ayının ikinci haftası Hıristiyan ülkelerinde Paskalya bayramı kutlanır. Benim küçüklükten yetişkinliğime kadar üç tane göze çarpan anım var Paskalya sağolsun.

Başlıyoruz.

1. Ukraynalı bakıcı ve paskalya çörekleri

Küçükken bir aile yakınımızın evlerinde dadılık mı desem, bakıcılık mı yapıyor desem hah o iş tanımında bir Ukraynalı bakıcı vardı. Dediler ki, Cumartesi gelin Paskalya'yı kutlayacağız yumurta boyayacağız bir de Ortodokslara özel bir çörek pişirilecekmiş.

Ailecek gittik, yaşıtlarım da vardı bir sürü, çocukluğumdan bu yana süren sosyal geçimsizliğim her zaman olduğu için yine o ara iyi anlaşacağım çocuklarla kavga ederek tanıştım. (Buraya ek bir not düşmem lazım, küçükken arkadaş olmak istediğim insanlara önce saldırgan ve kavgacı yaklaşır sonra arkadaş olurdum tam bir psikopattım) Yumurtaları süsledik boyadık çörekleri yedik derken o gün Ukraynalı bakıcının pişirdiği marmelatlı paskalya çöreğinden hiç bir yerde bulamadım. Hangi tatlıyı yersem yiyeyim aklıma gelir, "bi marmelatlı paskalya çöreği değil" der dururum. O günün keyifli geçmesinden midir nedir, hala aynı çöreği arayıp duruyorum.

Neyse, çörekler pişmiş, mutfakta soğumayı beklerken biz çocuklar ekibi olarak tabi daha yeni yeni büyüyoruz gidip çok beğendiğim çocuğu (benden bi yaş büyüktü başka bi kolejde okuyordu çok net hatırlıyorum yaş 10 bu arada.) yönlendirdim "ay hadi çöreklere bakalım" diyip iki tane sıcak tepsiden çalıp ellerimiz yana yana balkona koşmuştuk. Ellerimiz yanmıştı ama şimdi hatırlayınca içimden gülüyorum; bayağı suçlu olduğumuzu kabul edip saklandık balkona. Bir saat aileler bizi bulamamışlar zaten orada biz daha çocuk olduğumuz için türlü salaklıklar peşindeydik. Ellerimiz yanmış hem ağlayıp hem gülüyoruz, o sırada çocuğun annesi geldi bayağı kızdı bize endişelenmişler, ellerimizden tuttu bizi götürdü bephantenler sürüldü. Neredeyse on beş yıl geçmiş hatırladıkça o maceraya gülüyorum. Bir yetişkin için saçma ama çocukluk için büyük bir macera.

2. Okulda Paskalya Kutlaması

İlkokulda özel okuldaydım ve Paskalya bayramları okulda kutlanırdı işte ufak yumurta boyamaları, yarışmalar, günün anlam ve önemiyle ilgili yabancı dilde okumalar soru-cevaplarla geçerdi.

Hayatımda ilk defa başıma güneş geçip kusmamın sebebi okulda bir ara kutlanan Paskalya Bayramı oldu. Önce yumurtalar boyandı, sonra yine ufak ipucu kağıtları hazırlanıp yumurtalar okul bahçesine saklandı. Öğle arasını kapsayan yarışmada saatlerce yumurta peşindeydik bahçede. Nasıl bir düşüncesizliktir ki çocukları yorgunluktan bitirene kadar yumurta peşinde kovalattırıyorsun saatlerce, hala anlayabilmiş değilim. Neyse ki, belli bi saatten sonra tüm takımlar boyalı yumurtaları bulmuştu.
Ardından, sınıfta son saat benim yüzüm kıpkırmızı oldu güneş altında gezinmekten, o kadar kötü hissediyorum ki bir an önce servise binip eve gitmek istiyorum. Tüm servis boyunca kendimi tuttum tuttum ve harika final peşinden geldi! Servisten indim uzaklaştı, sokağın ortasına bi güzel kustum (valimutlunun gooooooooooşl tweeti gibi düşünün burayı, son dakika golü oldu) paskalya yumurtaları yüzünden ertesi gün okula gidemedim nasıl bi dışarda güneşin altında kalmalıksa kıpkırmızı bi ufaklığım, hayattan bezmiş halde tüm gün kustum.


3. Yakın Zamanda, Barselonada Paskalya

Beni takip edenler bilir ki, gezmek benim için kutsaldır. Para biriktirir bi yolunu bulur giderim mutlaka bi yerlere. Avrupa'da okuyan arkadaşlarımla buluşmak için iki yıl önce Paskalya Bayramını tercih etmiştik. Dedik ki, hadi bi İspanya turu yaparız ufaktan diye buluştuk Barselona'da. En çok eğlendiğim anılarımın olduğu gezilerden birisi olmuştu. Paskalyanın ilk sabahında şehri turlamıştık sokakta ayin yapan yürüyüş yapan gruplar vardı, yeni bi yeri ve toplumu görmenin heyecanından bayağı güzel bir deneyim olmuştu. Neyse, akşamında paella yiyelim diye Barselona sokaklarında gitmemiz gereken restoranı bulduk ve kapısında yaklaşık iki saat aç beklemenin sonucu tek bildiğimiz İspanyolca kelimelerden oluşan Ricky Martin'den un dos tres'i söylemeye başladık. Kafanızda canlandırmanız için, uzun bir kuyruk, sokakta bir sürü insan, aç arkadaş grubu, tüm gün gezilmiş litrelerce sangriaya doyulmuş, duvara yaslanmışız bayık bir şekilde "un dos tres ;'))" şeklindeyiz. Artık çıldırmanın son demlerindeyken şarkının ortasında restorandaki garson geldi şarkıyı söylerken bize baktı, güldü, -'hadi içeri, sıranız geldi' dediği an bizim için asıl bayram başlamıştı. İçimizden şarkıyı söylene söylene masamıza geçtik işte bu macera da açlığın başımıza vurduğu andı. Saatlerce yemek yiyip sohbet ettik ki İspanyol yemek sofralarını bilen bilir, gece ilerleyen saatlere kadar kalkmazlar muhabbet hep devam eder. Ertesi günler şehri turlamaya devam etmiştik ama Paskalya Bayramı iyi ki var da yola çıkabildik dediğim andaydım işte. Aklıma tesadüfen bu anılar geldi, sezonluk anılar böyleydi.

Bir sonraki üşenmeme anıma kadar görüşmek üzere, belki toparlarım kim bilir.

Adios,

between two points

Eski halimle yeni halimi karşılaştırmaya öyle alıştım ki... İki gün önceki ben, şimdiki ben bile değilim. Oldukça doğal karşılıyorum çünkü dün yaşadıklarım, gözlemlediklerim hep farklı, bugün de farklı, yarın da farklı olacak. Yaşım ilerledikçe, çoğunlukla eğlenerek yaptığım şeylerin tatsızlaşmaya başladığı dönemdeyim. Öte yandan kendimi hala 18 yaşımdaymış gibi hissetmem tuhaf, açıklayamıyorum.

Kim derdi ki severek yaptığın işi sabrın taşınca bırakacağın noktaya geleceğini? Emin olun, ben de bilmiyordum. Sadece içten içe tükendiğimi hissedip bir kaç hafta kendimi eve kapatıp fazla insanla görüşmemeyi uygun gördüm. Artık eskisi gibi değilim diyorum ya, geçen senelerin sosyalleşmeye bayılan Hardal'ı, şimdi insan görünce huysuzlaşıyor, huzursuzlanıyor. Ara sıra en yakınlarını görse yetecek. Zamanında üç ayrı arkadaş grubunun buluşmasına aynı gün yetişebilen insan bir-iki sene sonra insansız daha mutlu olduğunu farkediyor. Çoğu kişininin geçtiği bu dönemi az hasarla atlatmaya çalışıyor.

Kafamın içi klasör ve bolca bürokratik evrak dolaplarından oluşuyor olsun. Hayatım boyu kafamın içindeki o yazan çizen her şey darmadağınıktı. Hala da öyle duruyorlar. Bir gün olsun toparlayamadım. Büyük hayaller kuruyorum, hayal dünyasını bırakmak da istemiyorum kendimi kaybedercesine peşinden gitmek istiyorum ama gerçeklikte bunun sonu hüsran olacak biliyorum. 

Gündem canımı çok sıkıyor, ölesiye canımı sıkıyor. Biraz dışarıda oturayım demeye gelmeden twittera baktığım anda yeni kayıtlar düştü, yok tayyardan yeni açıklama geldi, normal bir insan buna dayanamaz. Günlük 6 saatlik uyku dışında gözümüzü açar açmaz her tarafımız gündem. Bu normal değil. İsveç'te geçenlerde bi binada yangın çıkmış ve ülkenin o hafta en önemli olayı o, inanabiliyor musunuz? Artık istediğinizi deyin, ister apolitik olayım gözünüzde isterseniz ilgisiz, gerçekten tahammülüm kalmadığı için bakmak istemiyorum. Her sabah uyandığımda "acaba neye yasak
gelecek?" demekten bıktım usandım. Sevmiyorsan git diyenler var bir de, ben bayıldığımdan kalmıyorum burada birikimlerimi yapıp zaten gideceğim eninde sonunda.

Bir noktada bu canımı sıkan, şu sıralar beni kötü hissettiren olayların gelip geçeceği gerçeğini aklıma getirmeye çalışıyorum ama çoğu yerde elimden bir şey gelmiyor, yaşadığım olaylar içimden parçalar alıp götürüyor her gün sanki rengim biraz daha atıyormuş gibi hissediyorum. İyi olaylar olmaya da başlasa, sonbaharda sararan yapraklara yaz sıcağını bir kaç gün göster, nasıl toparlayabilir ki kendini?

dinlemelik.


Selam bilög,
  • Başımın belası anksiyeteyi neredeyse sıfıra indirgeyişimin 10. haftası. İlaçları geçtim tamamiyle kendimi telkinle ve dostlarımın desteğiyle kendime geldim. Eski çarpıntılarımdan anlık bayılmalarımdan eser kalmadı gerçekten çok iyiyim.
  • Kime güvenmezsem, ondan zarar gelir kesin bir pisliği çıkacak eminim dersem çıkıyor. Bir defa bile yanılmadım. Benim kötülüğümü düşündüğünüz yüzünüzden okunuyor benim yaptığım sadece salak ayağına yatmak, o zaman daha çabuk kendinizi ele veriyorsunuz. 
  • Ayrıca başkasının kötülüğünü düşünmek kadar saçması yok. Kendinize ait bir hayatınızın olmadığını gösterir bu, karşınızdakini kıskanmaktan ne yapacağınızı şaşırmak oldukça mantıkdışı, bir yere varacağı yok çünkü. Herkes kendi hayat yolunda ilerlerken kendi iç dünyasıyla ilgilenmeyip başkasından gördüğünü kıskanıp hırs yapmak kendinize zarar vermekten başka hiç bir şeye neden olmaz.
  • Burası resmen tripland. Çok kıymetlimis bir arkadaşım Türkiye'ye tam olarak geri döndüğünü trip oranındaki %100 artıştan anladı.
  • Trip deyince, ben trip atamıyorum. Hatta trip atamadığım için zamanında ağır trip yemiştim. Yapamıyorum yok olmuyor. Rahat insanım gerek duymuyorum.
  • Daddy issues sahibi olmanız sizi saçma sapan davranışlarda bulundurmaya yol açmamalı. Çünkü daddy issuesu olan zibilyon tane yakın arkadaşım var ve hiç birinden şimdiye kadar en ufak saçma bir davranış görmedim ilişkiler konusunda. Hatta dünyanın en olgun insanlarından olabilirler. O yüzden rica ederim her saçma işinizi daddy issuesa bağlamayın. 
  • Ay yine son cümlemi seviyoruma mı bağlasam. Dur bakalım minnoş olaylar oluyor gibi.
Hadi tekrar görüşene kadar tchüs!

Give Life Back To Blog

Sıcak bir Ağustos gününden burayı halen takip etmekte olan vefalı takipçilerime öncelikle merebe!

        Ben iki ay önce işe girdim. Hayatımın işini yapıyorum diyebilirim, tam olmak istediğim yerdeyim, ailemin memuriyet hayranlığı üzerine özgürce bu seçimi yapıp işe girebilmem bizimkilere içten içe koyuyor hala. İnanın her şeyin bişeyi vardır derler ya -o asıl cümleyi bulamadım şimdi- bir sürü tesadüf üzerine böyle bir fırsat çıktı karşıma.
       Öte yandan deliler gibi diyet ve spor yapıyorum. Direnişte kilolar gitmişti bari onları koruyayım ve daha da şişmeyeyim diye fazlaca çabalıyorum. Direniş anılarım da askerlik anısı gibi olur aslında. Bir anlatıyoruz anılarımızı saatler geçiyor bitene kadar zaten.
      Bir de biri var, var biri. Sevmek pek güzel onu. Sevin ya cidden sevin, bana yaşam enerjisi katıyor resmen. İşler boka sarmasın diye uzaktan uzaktan bu hislerim tükenmesin diye hiç bişey yapasım yok. Böyle tatlı bir acı mı desem ne desem.. Hani canlı kalmamı sağlayan bir duygu. Ne olacak bu gidişle, hiç bir fikrim yok. Nasıl olacaksa olsun. Plan, strateji bu yaştan sonra böyle şeylerle uğraşmak beni zorlar. Neyse odur durum. Gerçekten kendi derdinde olan biriyim o yüzden bu süre içinde hayatımdan bir sürü insanı uzaklaştırdım.

Dur bitirirken şöyle diyelim.

When I see the light coming from your eyes,
I feel so paralysed



hadi baay

Neredeyse 1.5 yıl aradan sonra geri dönüş.

     Aylardır buraya yazmıyordum ama kimseler bilmiyor diye burası benim güvenli bölgem gibi. Twitter bir şekilde bulunur edilir de burası kurtarılmış bölgem. Orada anlatamıyorum buraya yazmak istiyorum.
     Burası bayağı değişmiş ben girmeyeli. Düşünün, (düşünün diyorum ama okuyan var mı bilmiyorum) neredeyse 2011 Kasım ayından beri yazmıyorum buraya. O ara olanları anlatsam burada, dolar taşar burası. Ama şimdi içimde tuttuklarımı buraya yazmazsam rahat edemeyeceğim. Bi şekilde kalsın.
    Her zaman bunu söylemişimdir; insan özleme yetisi olan, bir şeylere özleminden vazgeçmeyecek olan canlı diye. Bu varlığımızı böyle kabul edince aslında bir nebze içim rahatlıyor. Öte yandan bu kadar özlemememin onun haketmediğini düşünüyorum. Son dediklerini hatırladıkça da özlemeyi gayet yanlış buluyorum. "Nasıl yani?" soruları kafamı kurcalıyor, olayı bu kadar açık bir şekilde anlatacak halim yok. Ama mızıkçılık yapan çocuk gibi de öte yandan gördüğümde gidip de o çok sevdiği müthiş güzel müzikleri olan grubun yıllar sonra tekrar birleşeceği haberini söylemek istiyorum, tepkisini, ne kadar sevindiğini görmek istiyorum. Manyak mısın derseniz, zaten aklı düzgün çalışan insan bunları düşünmez belki de.
  Değişik bir farkındalık durumundayım öte yandan, değiştiğimin farkındayım -etrafımdakiler de farkında varıyor- bir gün önceki ben bile ben değilim ama işte bunu gel de güveni yok olmuş birine anlat.
  Çoğu insan kendisi için davranışları ve düşünme şeklinin evrensel olarak en doğrusu olduğunu kabul eder. Mesela bir çoğumuz mantıksız hareket edenlere hoş bakmayız. Ben olabildiğince mantıklı düşünmeye çalışsam da burada, bi noktada o mantık bitti. Benim yolum doğru olmasa bile ne kadar üzeceğini bilsem de arada sırada böyle kendimi kaybedince buraya yazayım. Yazayım ki en azından yazıya noktayı koyup yayınla butonuna bastığımda daha da sakinleşip aklıma son kötü sözleri getireyim ne kadar üzüldüğümü hatırlayayım ki kendim için yanlış olabilecek bir eylemde bulunmayayım. Bunlar burada biriksin.
 

soulmate dry your eyes

Burada sabahın 4ü.. Hatta post yayınlandığında 4ü biraz geçmiş olacak. Bahsetmek istediğim konu ise Placebo.. Ben placebo'nun dört halini de dinledim: albümlerinden birisinin plağını aldım dinledim, meds ve battle for the sun haricinde diğer tüm albümlerinin kasetleri vardı. Ortaokul ve lisede cd player alana kadar bir şarkıyı tekrar dinleyebilmek için az kaset sarmadım değil hani.. Ardından cd playerım geldi lisenin başlarında, cdlerini alıp dinlemeye devam ettim. Sonrasında malum, mp3 çalarlar... Her ruh halimde, her anımda, yaşamımın her döneminde mutlaka var Placebo. Oldu, oluyor ve biliyorum ki olacak. Başka bir müzik grubu görmüyorum çünkü geçmişten benimle gelen bu kadar yoğun şekilde.. Bakın, bu kadar yoğun bir şekilde diyorum, öncelerden dinlediğim kaç tane zibilyon tane grup var ama Placebo çok ayrı.. Gecenin bir vakti yine çıktı karşıma. Oturdum şimdiyse "sleeping with ghosts" albümünü açtım. Sırasıyla geliyor şarkılar. Her dönemimde olduğu için Placebo, şarkılar tek bir döneme ait anıları değil, dönemlerime ait anılarımı hatırlatıyorlar. O anlarda neler hissettiğimi hatırlatıyorlar. Soğuk bir kış akşamı üzgün bir şekilde eve dönerken, yağmurlu bir bahar öğleden sonrasında ilk defa aşık olduğumu sandığım anda koşturarak sokağa fırladığımda ya da yaz tatili sırasında kumsala uzanmışken koca bir senenin yorgunluğunu atarken yaşadığım huzurlu halimi örneğin tek bir şarkı işte bu anıları canlandırabiliyor. Benim için zihnimin kutsal olarak saydığım bölgesine sakladığım müzik grubudur Placebo. Konserini en önden izleyebilmek için abartısız 12 saat sahne önünde (rock n coke 2006) beklediğim gruptur. Öte birşey benim için, yaptıkları müzik..

Az kaldı gitmeme.. Ancak nereden bilgi toplarsam toplayayım -orada olan arkadaşlarım, google sokak görünümü, videolar..- gideceğim şehir kafamda canlanamıyor. Sabırsızlanıyorum çünkü uzun bir süre kalacağım, turistik bir gezi olmayacak bu sefer. Ya da yaz kampı değil bu. Yurtdışında bile yaz kampı 15 gün süren bir şey çünkü. Nasıl olacak, neler yapacağım, neler yaşayacağım pekala bunlar rutin hayatta da belirsiz ama bildiğiniz bir şehirde, bildiğiniz bir çevrede olunca daha rahat hareket ediyorsunuz. Bakalım.

Güz dönemi erasmusa gitmenin tadı tuzu kreması nedir bilir misin okuyucu; christmas ve yılbaşı dönemini orada geçirip kutlamalar yapabilmektir. Aynı şey yurtdışında okumak için de geçerli tabi.

Daha gitmedim az kaldı.

*buradadizisevgisiyleilgilibirbaşlıkgelecek*

Bişey diyim mi,
Breaking Bad.
Of allam.
Of ki ne of. Nasıl güzel bir dizi. Kurgusu gelip insan olarak karşımda dikilse alnından öpeceğim.

It's friday, FRIDAY!

Başlığa bak, dünyanın en başarılı en sevdiğim sanatçımız Rebecca Black'ten geliyor.. Onun yaptığı müzikler dışında diğer müzikler tırt, yivrenç. Bi de justin bieber'ı çok seviyorum. Kalpler ona, asdkfdjdsf..

Sosyal medyada gerçekten dalga geçtiğim, çoğunuzun da belki alay konusu olan bir kaç davranış var. Sıralamazsam öleceğim,

-Instagram ile dakika başı fotoğraf yüklemek. (Boku çıktı artık, yoldaki en ufak çöpü çekip efekt ekleyip Instagram ile yüklemek.. Ehh..)

-Hepi topu üç günlük tatil yapmış/ yapıyor olan insanların yamuk yumuk ayaklarının veya çarpık bacaklarının kadrajda olduğu plaj fotoğrafları (bakınzzz tatil yapıyorums, hani öyle bir ifşa ki, biz tüm yaz sanarsınız ki evimizden hiiiiç çıkmadık.. ayıptır söylemesi, neyse ki fazla tanıdık okumuyor, her yaz ortalama en az 25 gün tatil yapan bir insanım şimdiye kadar bakıns tatildeyims türü fotoğraf hiç yüklemedim, bilen biliyor..ha 2 gün tatil yapsam yine öyle ifşadan gebericek şekilde fotoğraf yine de yüklemem zaten.)

-Herhangi bir p2p programından film/dizi/müzik yüklemeden, online film/dizi/müzik sitelerinden izledikleri/dinledikleri dökümanların kotaya yansımadığını sanan, inatla ve gururla Torrent kullanmadığını söyleyip, internet faturasının niye bu kadar fazla geldiğini anlamayan cahil kesim. (Her şeyi geçtim, yıl 2011 cidden hala kotalı internet kullanan var mı? Yani reklamlardan gördüğüm kadarıyla kotasız internet için kampanyalar bile var, artık her şeyin indirilebiliniyor olmasıyla kotasız internet zorunluluk haline geldi artık diye düşünüyorum..)

-İlişkilerdeki senden yaşça büyüğüm, akıllı ol tarzı konuşmalar.. (armut da yıllar geçtikçe olgunlaşır bu klişe meseleye hiç girmeyelim isterseniz. önemli olan geçirilmiş, geçmiş yaşantılardır, sen hayatın boyu patateslik yapıp ben 25 yaşındayım, kendini benden büyük yerine koymaeaa yaparsan sana şurada yaşayamadığın, vizyonun dar olduğu için muhtemelen anlayamayacağın bi kaç şey sıralasam hımm ok diye kalırsın..)Bu arada, bu her benden yaşı büyük olanlar için geçerli değil.. Zaten anlamışsınızdır..

-Çevirmenlik yapıyorum diye gezinen birisinin bir gram yabancı dil konuşamadığına şahit olmak. (Orada burada yapmadığınız şeyleri yapıyor olarak göstermek diyelim kısacası.)

-Hah yukarıdan devam, "-mış gibi davranmak".. Bunu bayağı gözlemliyorum, yaşanmamış şeyleri -mış gibi yapmak, öyle davranmak.. Eziklik değil de nedir allasen? Dürüstlük en güzeli en misi değil mi..

Buradan sonuç çıkmıyor, varın siz düşünün sonunu ehehehe diye yavşak bişey yazsam kendi ağzıma kürekle vururdum ya da bu satırları yazan ellerime kehkeh.. hepsi ayrı ayrı sıralandı, bunlar benim görüşlerim (e tabi, şahsi bilög burası daha başka ne olabilr?)

madem her şey yolunda gidiyor..


O halde,


veteriner.

Sonunda bu da oldu, kedimi veterinere götürdüğümde kolumdan süzülen kanlar için veteriner hekim bana alkollü gazlı bez verdi "yaraya bastırın iyice mikrobunu alsın" dedi, veterinerde tedavi olmadım demem artık! insanlıktan çıkmıştım zaten oraya koştur buraya koştur, işleri halletmeye çalışayım derken götü başı dağıtınca, üstüne bir de kediyi aşıya götürürken kafese koymaya çalıştığım kedim elimi kolumu paramparça edince veterinerde pansuman noktasına geldim.

Merhaba bilög,
Kafa dinleyip tatillerimden döndüm. Evet, tatiller. Haziranda ketçap ile Alanya'da tatil yaptım. Sonrasında ise temmuzda ailem ve izmirde olan arkadaş grubumla antalya,muğla ve izmir derken deniz-kum-güneş tatilini bitirdim. Gerçi bitirmedim bir kaç güne tekrar yola çıkacağım. O arada Rock'n Coke'a gittim bilög.
Bilög, sen güneş doğduğunda çadırdan fırlamak nedir bilir misin? Bunun nasıl bir his olduğunu bildiğim halde yazın ortasında kamp işine giriştim yine. Bu sefer sıcaktı, toz toprak, suyun gelmesini beklemek derken fena sefillikti ama tüm konserlere değdi. 2 saatlik uykuyla nasıl dayandık, bilinmez. Üstünden uzun süre geçtiği için detaylara girmeye çok üşendim. Belki de bununla ilgili ayrı bi yazı yazarım ama müthiş üşengeç biri olduğum için bana güvenme bilög.
Tekrar giriş mahiyetinde olsun bu yazı, devamını getirmeye çalışayım bakalım. Tatlı olur..

Finallerim bittiğine göre şimdi sırada arkadaşlarımla tatil yapma zamanı var. Bavul toplamaya üşendiğimden dolayı yapmadığım şey yok. Neyse, eninde sonunda toplanacak o bavul. Yaa işte böyle. Biraz deniz havası soluyup da geleyim.
Au revoir.

Yaz geldiğine göre..

Son günlerde havalar gittikçe ısındı, aynı zamanda finallerim olduğu için çılgına dönen ben dün kendimi sokaklara dışarılara vurdum (iradesizliğin en güzel örneği diyeceksiniz ama durun! önceden hayvan gibi çalışmıştım kehkeh.) sonra şu ılık yaz esintisi diye bir bok var, insanı müptelası yapıyor böyle efil efil bir esinti, yürüyüp müzik dinlerken bu yazıyı yazma isteğim uyandı. Daha yeni yazabiliyorum gerçi.
Sizi yol arkadaşım olan grupla tanıştıracağım. Bonobo. Belki daha önceden yazmış olabilirim eski yazılara bakmaya o kadar üşeniyorum ki. Haftaya finaller bitince yola çıkacağım arkadaşımla tatil yapmaya gideceğim ve yine Bonobo'yu dinliyor olacağım. Tüm yol öyle iyi gidiyor ki hayat da zaten bir yol değil mi dlkfj diye saçmalayacağım şimdi..Çünkü 4 mevsim dinlenir. Rahat dinlenir.
Par exemple
(tıkıtık.)

Hadi sağlıcakla. Öptüms.

biten proceden sonra hardalın geri dönüşü

Sonunda beklenen oldu. Projem bitti, sunumu da yaptık evlere dağıldık, bu kadar yorucu olacağını hiç düşünmemiştim son güne kadar. Son gün telaşı bambaşka. Haftasonu proje üstünde çalışmaktan çok saçımı boyadım, internet sansürüne karşı olan eyleme katıldım, arkadaşlarımla vakit geçirdim ancak sunuma son 1 gün kala eve gelip bilgisayarı açıp tamamlanmamış projeye baktığım zaman yumurtanın kapıya dayandığını henüz anlamıştım.
Bu kadar bıkbık yeter bu konu hakkında, procem bitti işte. Okulum böyle şeyleri az verdiği için şimdi sırada erasmusta bize verilecek proce ödevleri ve sunumlar olacak muhtemelen gittiğimde bunlar hakkında bol bol yakınacağım.
Projeye proce demeyi çok seviyorum. Aklıma ilkokulda okuduğum zihni sinir'in proceleri adlı kitap geliyor.
Son haftalarda ise, yanım yanım tutuştuğum adam için bırakın derslere girmeyi, kendime faydalı birşey yapmaz olmuştum. Çoğunlukla kendisi yüzünden gittiğim, buz gibi geçen konserlerde en sonuncusunda şifayı kapıp yataklara düşüp üstüne bir de hastanelik olunca aklım geç de olsa başıma geldi.(yani birden çok konser ama çoğu konsere aslında skseler gitmezdim o soğukta. sırf o var diye koştura koştura gtüme roket takılmış gibi gittim tabiri caizse.) Dostlarımın da bu konuda dikkatli olmam gerektiğini söylemeleriyle birlikte, gelip geçici heveslerimin çok tatlı ağzıma sıçtığını farkettim. Ama o tutuşmaların ağzıma sıçması bambaşka. O hisse bağlılık fena işte. Karşılığı da olunca mis.
Duygularım mantığımla her zaman dövüş halindeler. Bir gün diğeri galip gelse ötekisi başka bir gün galip geliyor. Ancak çoğunlukla duygularım öne çıkıyor. Neyse biraz kendime geldim ve şunu düşündüm "lan hardal kendine gel, sağlığından oldun, notlarından da olacaksın bu gidişle bu adam yüzünden" diyerek başladım ders çalışmaya. Zor tutuyorum kendimi, istesem her gün görüşürüm ama yükseltmem gereken bir ortalamam var. Master hayallerim var. Sırf bu adam yüzünden finallerim boka sarsın hiç istemiyorum. Buraya yazınca sakinleşiyorum, elimi telefondan çekebiliyorum ve "ders çalışıyorum grşrz baay" diye mesajı atıp kaçabiliyorum.. Bakalım. Ne kadar dayanabilicem göreceğiz. Kararlılığımdan ödün vermemem gerekiyor...

Yine bu boş sayfaya gelince yazacağımı unuttum. Müzik dinlerken aklıma milyon tane şey gelmişti oysa ki.
Teknolojik aletler için kendimi "Yaa ben teknolojik aletleri bozulana kadar kullanan bir insanım bozulsun öyle yenisini alırım" diye arkadaşıma anlatırken, ertesi gün telefonuma mesajlar gelmemeye, telefonum ise mesajlarımı iletmemeye başladı. Şaka gibiydi, hatta havaya bakıp "benimle dalga mı geçiyorsun evren? ühüh" diye isyanlara başlayabilirdim zira yeni telefondan önce almam gereken bir sürü teknolojik alet ihtiyacım var. Mesela emektar laptopum. Kendisi adeta evcil, sunum için okula götürürken belimi sakatlamıştım o kadar ağır geliyor kendisi bana. Evden çıkarmayı pek tercih etmiyorum o yüzden netbook almayı planlıyordum ta ki yeni telefon ihtiyacım ortaya çıkana kadar.. Bozulan telefonum geçen hafta geç kalacağım bir buluşmaya mal oldu.(geç kalmaktan nefret ederim.) "kızım sana 500 tane mesaj attık çık evden hadi yanımıza gel" araması yapılmasaydı daha ben evde kıç üstü oturuyor olacaktım herhalde. Az önce ise sabah arkadaşımın attığı mesaj bana yeni ulaştı. Neyse ki mühim bir şey değilmiş.
Bu kadar yakınmam üzerine düzgün bir telefon satın almam gerekiyor..

burada yazar kendi kendine konuşuyor

Kol gibi projem var afedersiniz. Projeye bağlı olarak sunum tarihim de 6 gün sonra ve daha bir gram başlamadım. Belamı arıyorum, bir kaç gecedir artık işin ciddiyetini bildiğim halde gezmenin bokunu çıkardım. Son yaptığım şey ise soğuk havada mayfeste katılmak akabinde üşütüp sümük seline boğulmamla son buldu. Ha doydum mu yok datmin olamadım genşler. Projeyi tamamlamama inadım yüzünden yine dışarı çıktım. O proje tamamlanmayacak diyordum ki az önce başladım...
Başladım derken bloga bakayım aa yazayım yie dedim ve yine koptum.
Ben bu hayatta içgüdüsel inadm yüzünden çoğu şeyi kaybetmişimdir. Hah bu proje de öyle götüme girecek.
Öteki inat meseleleri çok karışık. İstiyorum ki ben onun peşinden koşayım. Sen koşma peşimden, sürüneyim. Sürünenlerin tanrıçası olayım. Ruh hastası gibi acı çekmeye, çabalamaya bayılıyorum.
Son hallerim adeta karlar kraliçesiydi. Eğer bu inadımı kırmazsam bu sefer net sıçıyorum.
Bunun dışındaa bir düşüneyim birşeyler daha yazayım..
Erasmus için büyükelçilikten kokteyl davetiyesi geldi.. Erasmus cephesinde durum budur. Avrupalardan posta bekliyorum kabul mektubum gelsin de vizeye başvurayım diye. O kadar heyecanlıyım ki gideceğim şehirle ilgili binbir türlü plan yaptım. Ağdacı bile buldum mesela. Gideceğim aklıma geldikçe salak salak sırıtıyorum. (behzat ç. gibi sırıtma lan! tepkisi alabilirim aslında etraftan, şimdi düşününce haha.)

Sanırım şimdilik bu kadar, o proje biterse buraya yazıyorum, kendime şaşıracağım.

Neredeyse 2 ay olmuş buraya yazmayalı sevgili bilög. Yazamadım çünkü araya blogger yasağı girdi, hevesim kaçtı.
Bir de şu var.. Birine karşı bişey hissetmedikçe yazamama problemim var. İlla mutlaka birinden etkilenirken şu satırları yazıyor olmalıyım gibi bir zorunluluk varmış gibi davranıyorum. Yok tabi. Fakat karşılaştırıyorum, bakıyorum, farkediyor bayağı. Birisine karşı birşeyler hissetmiyorken yazdıklarımın içi çok boş geliyor. Benim ölümüm kesinlikle sevgisinden verem olanlardan olacak. Böyle bişey olursa gerçekten şaşırmam, adına fenalıklar bayılmalar geçirdiğime göre ciğerlerimi üşüttüğüme göre hastanelerde serum yememe göre pekala net olabilir. Ama verem aşısı vardı ya zamanında aşı olduk. Neyse kahrımdan ölürüm.
 
You're my disco,playing on the radio. | TNB